03/10/2011
Nazmi Cihan Beken

hiç vazgeçerler mi

Vazgeçmezler. Ama hiç vazgeçmiyorlar. Vazgeçerler mi. Vazgeçmezler. Kimler. İnsanlar. Dünyada vazgeçmezler. Dünyadan vazgeçmezler. Dünyalardan vazgeçmezler. Dünya tersine dönse, vazgeçmezler. Varolmamışların doğruluğunu özlemezler. Dünyadan vazgeçseler; güneşten vazgeçmezler, aydan vazgeçmezler, yıldızlardan vazgeçmezler, uzaydan vazgeçmezler, cennetten vazgeçmezler. Ölseler vazgeçmezler yaşamdan.

Yepyeni durumlar, yepyeni anlamlar, yepyeni adlar, yepyeni kurumlar, yepyeni evler, yepyeni projeler, yepyeni tarihler, yepyeni diller, yepyeni sikişler, yepyeni çocuklar, yepyeni kitaplar, yepyeni işler, upuzun biyografiler, yepyeni twitler, yepyeni dinler, yepyeni şiirler, yepyeni facebook iletileri, yepyeni taşıtlar, yepyeni duygular, yepyeni yaşlar, yepyeni kuşlar, yepyeni hapishaneler, yepyeni aileler, yepyeni çişler, yepyeni boklar, yepyeni izleyiciler, yepyeni uykular, yepyeni balgamlar, yepyeni siyasetler, yepyeni giyecekler, yepyeni oyunlar, yepyeni hizmetler, yepyeni acılar, yepyeni aşklar, yepyeni nehirler, yepyeni kazalar, yepyeni ayrılıklar, yepyeni denizler, yepyeni cezalar, yepyeni parklar, yepyeni yollar, yepyeni silahlar, yepyeni sporlar, yepyeni sesler, yepyeni mallar, yepyeni kanlar, yepyeni iyiler, yepyeni sakallar, yepyeni sular, yepyeni ibadetler, yepyeni müsabakalar, yepyeni pazarlar, yepyeni suçlar, yepyeni sabahlar, yepyeni dakikalar, yepyeni mukaveleler, yepyeni dostlar, yepyeni şekiller, yepyeni hayvanlar, yepyeni bayramlar, yepyeni hatıralar, yepyeni yiyecekler, yepyeni yapılar, yepyeni ordular, yepyeni inançlar, yepyeni güzeller, yepyeni bitkiler, yepyeni rüyalar, yepyeni her şeyler, yepyeni konserler, yepyeni çirkinler, yepyeni inkarlar, yepyeni halklar, yepyeni filmler, yepyeni savaşlar, yepyeni kemikler, yepyeni devletler, yepyeni katliamlar, yepyeni eserler, yepyeni geceler, yepyeni e-postalar, yepyeni mektuplar, yepyeni aylar, yepyeni seneler, yepyeni kötüler, yepyeni şakalar, yepyeni siteler, yepyeni takvimler, yepyeni saatler, yepyeni krizler, yepyeni hayaller, yepyeni imalar, yepyeni etler, yepyeni düşmanlar, yepyeni nedenler, yepyeni okullar, yepyeni eskiler, yepyeni cinayetler, yepyeni yeniler, yepyeni fikirler, yepyeni şarkılar, yepyeni fotoğraflar, yepyeni gruplar, yepyeni dergiler, yepyeni özler, yepyeni devrimler, yepyeni mutluluklar, yepyeni imlalar, yepyeni insanlar, yepyeni yalanlar, yepyeni tezgahlar, yepyeni icatlar, yepyeni reklamlar, yepyeni kurallar, yepyeni bilgiler, yepyeni ülkeler, yepyeni haberler, yepyeni eşitsizlikler, yepyeni şairler, yepyeni ölümler, yepyeni seçimler, yepyeni etkinlikler, yepyeni markalar, yepyeni paralar, yepyeni gelecekler. Vazgeçmezler.

Devam »

11/09/2011
Barış Çetinkol

Belirsiz Şeyler (Şiir Pro)


Tzara, şiirlerinin şapkadan çekilen rastgele sözcüklerle yazıldığını söyleyerek yapılan eleştirilere, bu şiirlerin tekniğinin öyle olduğunu Dada manifestolarına yerleştirerek yanıt verir. Bu uzun cümle, bize insanın kendi bedeninden geçirmeden şiir yapabileceğinin yakın dönem kanıtlarından biridir. Aslında bir alay ifadesi olan bu yanıt, bir yöntem önerisi olmaktan çok daha fazlasıdır. İnsan iradesini rastlantısal olana bırakmak ya da en azından modernizm ile ölçütü insan olarak kesinleşen sanat-bilim yolunu yararsızlaştırma (ve anlamsızlaştırma) için iyi bir adımdır.Tzara’nın şiire verdiği bu olanak, şiirdeki insanın ondan koparak şiirin şiirsizleştirilmesi için de bir şanstır. Fakat biz buna bir dönem ya da bir küçük ders olarak bakar ve şiire bir karar merkezi olarak insanı koymaya devam ederiz (burada tarihsel avangard ile güncel bir avangard açılışın farkları bulunuyor.).

Bu sadece Dada’nın şiiri değildir. Çünkü Gerçeküstü’nün otomatik yazısı da, Lettrizm’in sözcüğe karşı durup harfler yazmaktan kendini alamaması da, insan seçimini devam ettiren örneklerdir. Bilgisayara yaptırdığımız şey, sayfa yenilenmesiyle yorumların olduğu veritabanından cümleleri keserek dizelere indirmesidir.

Aynı şiiri yazma olasılığı düşük bu bir tür motor bize şiirin temel bileşenlerinin ham ve okunmaz halini veriyor. Daha önce insanlara dize olması gerekmeyen şeyler yazmalarını isteyip onları plastik market torbalarından çektiğimizde, ortaya çıkan şeyin şiir olduğunu idrak ediyor ve yazacakları şiirin değişebileceğini böyle algılıyorlardı (önceki versiyonu siliyor ve yenisini yüklüyorduk). Şimdi yorumcu gündelik bir “gönder” tuşunun ardından iradesinden kopuk oluşan bu yeni metni nasıl karşılar.

Devam »

21/08/2011
Nazmi Cihan Beken

gerekiyor

bak bu tren devrilir

bağırır bu raylar”

 

Bir şiir tarihi oyunu oynanıyor. Çok yaygın ve can sıkıcı. Şiir tarihi, şiiri belirliyor. Şiir, şiir tarihinin pençesinde diyebiliriz. Şair, şiir tarihinin pençesinde. Oluşturulmaya çalışılan bağlamlar var.

Bu şiir ortamından tiksinmek gerekiyor bence, ama bu ortama seslenmemek gerekiyor, bu ortamın yokolması gerekiyor, ama yokolmayacak, bu ortama ancak içimizden küfretmemiz gerekiyor, çünkü saldırmak bile bir talep, bunları  anlamış bulunuyorum. Bu ortam, ona yöneltilebilecek her tür eleştiriyi püskürtebilecek aymazlıkta bir ortamdır. Ben, insanların şiirin bütün tarihselliğinden habersizmiş gibi şiir yazmalarını, yapmalarını diliyorum, bunu özlüyorum. Şiiri yalnızca şiir olarak seven kimseleri özlüyorum.

Bir tür şiir tarihi ideolojisi var, şiirle henüz tanışmış gençleri bile anında zehirleyen bir şey. Ben, şiir seven bir gencolarak, bu şiir tarihi ideolojisinin dışına, Sami Baydar’ın şiirin bütün tarihselliğinden habersizmiş gibi yazdığı o güzelim şiirleri okuyunca, ancak o zaman, çıkabildim. Sami Baydar’ın şiirlerini, öykülerini çok seviyorum, onun kitaplarını okuduğumdan beri, okuduğum her şiirde dünyadan çıkış yolları arıyorum, ama yok, pek bulamıyorum.

O pek kıymetli “şairler” ise, şakadan, anlamdan, felsefeden, siyasetten, yaşam salyasından, tarihten, yani bütün bu pazar emarelerinden fırsat bulamadıkları için, izleyici bulmakbir şeyin başlatıcısı olmak, boşluk doldurmak onlara çok cazip geldiği için, şiir yazamıyorlar.                      

Devam »

13/08/2011
Enes Özel

Gelecekten, kara deliğe dönüşmek üzere olan bir volkanik geçitten. (bir bilim-kurgu denemesi)

Dünyayı kayarak ileten bir bulutsu, içinde her türden düşünce topakları vardı. Topaklanan düşünceler, ekmek hamuru gibi. Düğümlerden düğümlere akan dünya bir elektrik olarak sinirlere sıçrıyordu. Sinirler, bir şebeke gibi derin bir hatla şehre bağlı. Bu yüzden bulutlar, gökyüzünde ölmek üzere. ( kendime not: hayır, kurtarabilirsin) Şehirler derin insan topaklarını yoğunlaştırıp, birer beyin olarak dünyaya yerleştikleri yerden kalkmayı beklemezken.  Keşke bekleselerdi.

İçin dünya kayarak ilerleyen bir sinir düğümü şebekesi. Topaklar içimizdeki şehir hatları gar şebekesinde yoğunlaşıyordu. Sinirleri, sinirler, sinapslar ve porselen başlıklar. Bir bulutsu içimden evrene doğru iletiyordu.  Soda şişelerini kurtarmaktan vazgeçenler, kurtaracak bir şey bulamamanın telaşıyla çubuk krakerlere sarıldılar. Onu da kurtarmayı beceremediler. Bir hafta bekleselerdi?

Devam »

12/08/2011
Enes Özel

beyler açılın da adam bi nefes alsın!!

biraz önce yürüyen bir kadına baktım, sonra bir buluta, sonra “bir buluta”.

şimdi nedir?

[ nasıl bir ]

Bugün Türk şiirinin insanlara her hangi bir teklifi var mı? Peki olduğunu var sayarsak, insanlar nezdinde bu teklifin ya da tekliflerin bir anlamı var mı? Bir soru daha: bir şair, kendi teklifini muhatap aldığı insanların umursayıp umursamadığını dikkate almalı mı?

Bugün aşağı yukarı üç yüz kişilik küçük bir profesyoneller birliği olduk. Her ne kadar herkesin ağzında “efendimiz acemilik” düsturu var gibi gözükse de, her şair birer şiir teknisyenine dönüştü. Acemilik bile bu şiir teknisyenliği mesleğinin bir parçası haline geldi. Bugün bu daralmadan, bu nefessizlikten, bu biz bize benzeriz halinden neden şikayetçi değiliz? Şikayetçi değil miyiz? Şiir bir profesyoneller uğraşına dönüştü de insanlar şiirsiz mi kaldı? Hadi bunu en bayağı şekilde ifade edelim: İnsanımız şiir okumuyor mu? Enver Ercan, katıldığı bir programda kendisine edebiyat dergilerinin ahvali sorulduğunda, bugün şairlerden başka kimsenin dergi okumadığını, şair olmayanların da şairliğe hazırlanma sürecinde dergi okuduklarını söylüyordu.  Yalan mı? Hayır, değil. İşte şairlik böyle bir küçük çevreye sıkıştı, bir de üstüne üstlük olmak için hazırlık yapılan bir şeye dönüştü. Şairliğe hazırlanılıyor, bu hazırlık sürecinde şiir öğreniliyor, belki acemilik bile öğreniliyor bu süreçte.

Devam »

05/08/2011
Enes Özel

tavuklar firarda

Şiir, tanınabilir mi? İlk anda böyle bir soru anlamsız gözüküyor. Bu soruyla tam olarak ne kast ettiğimiz bile pek anlaşılmamakta. Bir form olarak uzun süredir taşınan, şiirin sayfa üzerine bir yerleştiriliş biçimi var, acaba bunu mu kast ediyoruz? Dizeler biçiminde sayfanın uzamında yayılan bir metin. Bir satırın tamamını kaplamadan, kapladığı alanla iktifa edip, bir alttaki satıra ve bir sonraki satıra geçerek bize yataydan çok dikey olarak uzandığı hissi veren harf ve kelime dizilimi. Sayfaya ilk baktığımız anda, bu şiir olmalı yargısına varmamızı sağlayan bir form bu ama “şiir, tanınabilir mi?” diye sorarken elbette bunu kast etmiyoruz; çünkü açıktır ki bu form tek başına, bir metnin şiir olarak kabul edilmesinin teminatı değil. Bu forma sadık kalınarak yazılmış, fakat kolayca şiir olmadığına kanaat getirdiğimiz metinlerle de karşılaşıyoruz. O zaman bu mezkur soruyla, bir başka şeyi arıyoruz. Henüz ne aradığımızı bilmesek de.

Bir şiiri okuduğumuzda, onun şiir olduğu yönünde bir yargı oluşturmamıza sebep olan o büyülü şiir maddesi ne? Yani şiiri nasıl tanırız veya en baştaki soruya dönelim: “Bir şiir tanınabilir mi?” İçine girdikçe çatallanan bu mevzuda bir cevap aradığım söylenemez ama ilk bakışta şöyle bir tahminde bulunulabilir, sayfa üzerine yerleştiriliş biçimiyle bizi belli bir türün sınırları içine alan metnin -bir adım öteye gittiğimiz anda- şiir olup olmadığına “tanımak” yoluyla kanaat getiriyoruz. Bize daha önceden tanıdık gelen- belki zamanında gönülsüzce kabul ettiğimiz ama giderek şiirin olmazsa olmazı saydığımız- belli şiirsel unsurları içinde ihtiva ediyorsa, bu önümüzdeki metnin şiir olduğu yönünde bir yargı geliştiriyoruz. Böylece iyi şiir / kötü şiir ikiliğinin çizdiği çerçeve içinde, şiir hakkında yorum yapmamız mümkün hale geliyor. Ve buradan ilerisi elbette bambaşka bir alan.

Devam »

31/07/2011
Enes Özel

odun ekmeği

 Perdenin içine doğru sakinleşiyorum. Aynada yansımayan bir minibüs durağıdır. Ayaklarım neredeyse asfalttan yansıyacak  

 demindiyorlar ]

Anti-entelektüalizm, değerlerin mevcut dağılımı ve bu değer dağılımına göre sabitlenen konumlarla ilgilidir. –elbet bu işler kendiliğinden olmuyor, bilinçli/bilinçsiz bu tezgâhın başına oturmuş olanlar var. İşe buradan başlayalım. Bu mevcut değer dağılım haritasını alt üst edip, değerlerin yeniden dağıtılabilmesi, dolayısıyla konumların da yeniden yeniden birbirlerinin yerini alabileceği bir yap-boz alan için çalışalım.  Yani buradaki oynaklığa odaklanalım.

Mesela şiir ve şiir olmayan arasındaki sınır, mesela şair ve şair olmayan arasındaki sınır, mesela şiir ve düzyazı arasındaki sınır, mesela şiir ve şarkı sözü arasındaki sınır, mesela şiir ve reklam görseli arasındaki sınır, mesela şiir ve ilaç prospektüsü arasındaki sınır, mesela şiir ve spam mail metni arasındaki sınır, mesela şiir ve ikea katalogu arasındaki sınır, mesela şiir ve blog girdisi arasındaki sınır, mesela şiir ve facebook status’u arasındaki sınır, mesela şiir ve tweet arasındaki sınır, mesela şiir ve alışveriş listesi arasındaki sınır, mesela şiir ve arkadaş muhabbeti arasındaki sınır, mesela şiir ve film afişi arasındaki sınır, mesela şiir ve haber metni arasındaki sınır, mesela şiir ve albüm kapağı arasındaki sınır, mesela şiir ve inci sözlük girdisi arasındaki sınır, mesela şiir ve matkap sesi arasındaki sınır, mesela şiir ve dil sürçmesi arasındaki sınır, mesela şiir ve kısa mesaj metni arasındaki sınır, mesela şiir ve yemek tarifi arasındaki sınır, mesela şiir ve şey arasındaki sınır, mesela şiir ve arabesk rep arasındaki sınır, mesela şiir ve çocuk resmi arasındaki sınır, mesela şiir ve motor gürültüsü arasındaki sınır vs.

Devam »

31/07/2011
Aras Keser

Ben Bazı Kelimelere Güvenmiyorum

1- Göçebelik konusu felsefeden ya da filozoftan sıyrılıp “şiir” ya da “şair”e ulaşmayı çok az başarabilmiştir. Oysa iyi incelendiğinde Göçebelik kavramına filozof ya da felsefeden çok “şair” ve “şiir”in ihtiyaç duyduğu görülebilir. Özellikle “şair” denen şeyin çok az bir kısmı Göçebe olmayı başarabilmiştir.

Bu şairler bir noktadan sonra “şair” kimliklerinden de sıyrılıp sadece göçebe olarak kalırlar. Mustafa Irgat, Ece Ayhan, Ergin Günçe, Akif Kurtuluş gibi insanlar bir sis içinde ikinci bir yolu açarlar size.

O sis içinde bir sürü replik dolaşır. Bir sürü afili cümle. Hepsi de şiirden bahseder. Bazı replikler “Şair olmak için” diye başlar. Bazı replikler ise “Şiir …dir,…dur” tipinde tanımlamalardan oluşur. Hepsi bir şekilde ikame eder şiir üzerinde. Çıktıkça çıkarlar utanmadan. İddiaları vardır. Acıları vardır. E madem şiir de vardır. Ne duruyoruz : “yazalım.” O kadar kolaydır ki, cümleleri alt alta sıralarsınız içine bolca “duygu” katarsınız olur biter. Sonra bazıları bunları kitaplaştırır. O kitap ile ilgili de “aşkı da çocuğu da anlatmak istedim” diye cümleler kurarlar.

Devam »

26/07/2011
Nazmi Cihan Beken

Mahva İmkan Kalmayan Anlarda

 1.

Mahva imkan kalmayan o anlarda, şiiri odalarda, yanımızda bulduk. Şiir, tecrit olunmuş, çıplak, sade, halis, şaşkın, yalnız bir kimsenin haddi aşıcı, suçlardan geçmiş, cevaz verilmemiş, müstakil, dünya kadar manalı, affedilmez kırığı gibiydi. Rüyalar, mücadeleler, şeyler ve insanlar gibi, şiir de, dünyalardan güzeldi, iğrençti. Kafamızı odalardan ekranlara doğru, sokaklara doğru uzattığımız zamansa gördük: Alçaltıcı, lekeleyici, kırıcı, düşürücü, üzücü ne varsa, iftira namına, mana namına ne varsa, dilin içindeydi. İyiliğin namı yoktu, manasızlığın namı yoktu.

İnsanı dünyanın dışına götüren bir karanlıkta, yanıp sönen televizyon ışığı üzerinden, Merzifon’da yaşayan bir şairle konuşuyorduk. Şu televizyon ışığı, ne ara mektup götürücü bir kuş olmuştu? O şairin şiir ihtiva eden bir hikayesini okuyorduk o gece, su hakkında bir hikayeydi. Sabahleyin evimizi su bastı. Rutubetli bir odada, örümcek yiyerek uyuyorduk, çıtımız çıkmıyordu. Gıkımız. Bu, bir kafayı alıp en ince damarlarına kadar incelemek gibiydi. Oysa kafa yanımızda değildi. Öyle bir kafa yoktu belki. Cümleleri bağlayamıyorduk. Şeyleri birbirinden ayırt etme, seçme yetimizi ve bu yetiyi bize veren yetkili servisin numarasını kaybetmiştik. İki insanın birbirinden emin olabileceği, birbirini incitmeyeceği bir iletişim imkansızdı. İletişim, imkansızdı. İç organlarla kafaları, ellerle gözleri, dalaklarla burunları, kalplerle dilleri sökmek, takmak, deşmek, değiştirmek kadar.

Devam »

Pages:«12345»